YENİ DÖNEM

Dün Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan yeniden AK Parti Genel Başkanı seçildi.

16 Nisan referandumunun milletimizce kabul edilmesiyle, partili Cumhurbaşkanı’nın önü açılmıştı. AK Parti 3. Olağanüstü Kongresi ile de bu imkan hayat buldu.

Aslında siyasi parti genel başkanlığından Cumhurbaşkanı koltuğuna geçen iki örnekte geçmişte bunu istemişti. Hem Turgut Özal, hem de Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olduktan sonra yönetimde iki başlılığı gidermek için çaba sarf etti.

Bunu gerçekleştiremeyişlerinin iki ana sebebi vardı:

Birincisi; ikisi de neredeyse sadece kendi partilerinin milletvekillerinin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildiler. Meclis’teki destekleri zayıftı.

İkincisi; hem Turgut Özal hem de Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı seçildiklerinde toplumsal destekleri yüzde otuzun dahi altında idi. Bu da onları zayıf kılıyordu.

Bugün ise toplumsal desteği yüzde elli düzeyinde bir siyasi parti var.

Daha da önemlisi bu desteği de aşan bir oranda halk desteğine sahip ve bizzat milletin seçtiği bir Cumhurbaşkanı var.

Peki, neden yönetimde çift başlılığı gidermek istiyorlardı?

1961 Anayasası ile siyaset kurumu ve yönetim bir takım kurumlarla (MGK, Anayasa Mahkemesi gibi) kuşatıldı. Bu sayede bürokratik oligarşi her halükarda hakimiyetini devam ettirebilecekti. Halkın oyuyla iktidara gelen kim olursa olsun onun iktidarını kısıtlayabilecekti. Neticede; halkın seçtiği DP hükümetine karşı gerçekleştirilen 27 Mayıs darbesi benzeri darbeler de her zaman onlar için bir seçenekti.

Yine bir askeri darbe sonrasında yazılan 1982 anayasası siyaset kurumunu daha da kuşattı. Yine bir takım kısıtlamalar getirildi. Daha da önemlisi Cumhurbaşkanlığı daha da güçlendirildi.

Sonuçta TBMM’den seçilecek Cumhurbaşkanı, bir takım dengeler üzerinden seçilecek varsayımına dayanıyordu. Meclis içi pazarlıklar ve ya Meclis dışı müdahaleler Cumhurbaşkanlığı seçiminde o güne kadar her zaman olmuştu.

Yönetimdeki çift başlılık sistemi her zaman müdahaleye açık hale getirdi. Bu sayede bürokratik oligarşi kimi zaman Cumhurbaşkanı üzerinden (Demirel ve Sezer dönemi gibi), kimi zaman yargı ve ya sermaye üzerinden (28 Şubat ve AK Parti’ye yapılmak istendiği gibi) siyasi partilere ve hükümete çeki düzen(!) veriyordu.

Elbette, bu durum Türkiye’nin gelişmişliğinin ve demokrasi kalitesinin önünde ciddi bir engel oluşturuyordu.

Milletin tercihleri hiçbir zaman yönetime yansıyamıyor ve politika yapıcı olamıyordu. Sandıktan ne sonuç çıkarsa çıksın egemenler nihai belirleyici oluyordu.

2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yine aynı senaryo sahnelenmek istedi.

Egemenler hem TBMM’ni kilitledi. Hem de 27 Nisan e-muhtıra kartını oynadı.

Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı, yüksek yargının ne şekilde siyasete müdahil olduğunun yine tipik bir örneğini verdi.

AK Parti ise o güne kadar olduğu gibi yine halkı işaret etti. Bunun çözümünü halka bıraktı.

2007 genel seçimlerinde aldığı yüksek oy, sahnelenmek istenen oyunu bozdu.

Sonrasında gerçekleşen referandum ile de artık Cumhurbaşkanlarını bizzat halk seçecekti.

İster TBMM’ne müdahale ederek isterse yargı eliyle milletin tercihlerinin önü kesilemeyecekti ve kesilemedi.

21 Mayıs 2017’ye kısaca böyle geldik.

Belki bu konuya daha sonra bir vesile ile devam ederiz.

Yeni dönem ülkemize ve milletimize hayırlı olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.