Dinar Türk Ocağında Sarıkamış Şehitleri Sergisi

Kuran tilaveti ve duanın ardından konuşan araştırmacı yazar Bahri Kılınçel

Dinar Türk Ocağında Sarıkamış Şehitleri Sergisi

Kuran tilaveti ve duanın ardından konuşan araştırmacı yazar Bahri Kılınçel

23 Aralık 2018 Pazar 19:45
Dinar Türk Ocağında Sarıkamış Şehitleri Sergisi

Dinar Türk Ocağında Sarıkamış Şehitleri Sergisi

Kuran tilaveti ve duanın ardından konuşan araştırmacı yazar Bahri Kılınçel Sarıkamış şehitlerini anlattı. Bizim tarihimizde zaferler kadar acılar da oldukça yer tutar. Yemen kızgın çöllerde, Çanakkale derin sularda, Sarıkamış da dondurucu soğukta yitip giden Anadolu çocuklarının hikâyesini barındırır. Aslında bir imparatorluğun ayakta kalmak ve yaşamak için son çırpınışlarının adıdır bu yerler. Koca çınarımızı içinden kemiren kurtlar, gövdesini kesmeye çalışan düşmanları yüzünden çatırdayarak yıkılırken çıkan feryadın adıdır Yemen, Çanakkale, Sarıkamış. Acımız derindir, hepimiz hüzünlüyüz. Kalbimizde bir burukluk vardır. Zira biz bu kardan topraklara binlerce çocuğumuzu gömdük. Aslında gömmedik, toprak donmuştu ve şehitlerimiz sadece karların içinde kalmıştı. Baharla birlikte karlar eriyince o zaman şehitlerimiz ortaya çıktı, tıpkı kardelen çiçekleri gibi. Sarıkamış kardelen şehitlerinin yurdudur. Neresinden bakarsak bakalım anlatılacak şey bir dramdır, anlatmak ise çok zordur."
Bu harekâtın askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyük . Yokluk içinde buradaki karlı dağları zemherinin kavurucu soğuğunda aşmaya çalışan, ayakkabısız, paltosuz Anadolu çocukları, hatalara kurban gitmiştir. Biz bu şehitlere borçluyuz. Onlar olmasaydı, belki de bu topraklarda Ruslar şimdi yaşıyor olacaktı. Sarıkamış, Türk Tarihinin ve savaşlarının en acı olanıdır. Bu acıyı fedakârlıkları, cesareti, ulvi davranışı en iyi şekilde idrak edip gençlerimize aktarmalıyız. Bu aslında yenilgi değil, kendini feda etmenin destanıdır…
Diğeceğim o ki bugün Millet -Devlet abideleşmiş kahraman Mehmetçiğimizi, kendisine layık bir şekilde anma mecburiyetindeyiz. Bu bizim boynumuzun borcu. Sarıkamış Harekâtı´ndan aynı zamanda ders de çıkarmalıyız.Ve ölümsüz nağmelerle milletimizin hafızasına nakşolan bu facia ve kahramanlık, on binlerce vatan evladının buz tutmuş feryadı, dağlardan taşlardan yankılanan, kalanların ise ağıtlarına yanık türkülerine dönüşmüş ve milletine mal olmuştur. Tarihin bu acılı sayfası halkın hafızası olan türkülerle ve ağıtlarla kayda geçirilmiştir.
Sarıkamış Mehmetçiğin her şart altında irade, cesaret ve disiplinden oluşan karakterini nasıl muhafaza ettiğini tarihe altın harflerle yazdığı bir semboldür.
Sarıkamış Hareketi o dönemde gizlenmiştir hatanın sahipleri tarafından… Şehitleri gereken şekilde ilgi gösterilmemiş saklanmıştır. Millet kendi evladının acısını duyamamış ve anılamamıştır. Ancak son yıllarda bil hassa bu yıl tüm ülke genelinde çeşitli etkinliklerle anılmakta ve yıllarca anılacaktır.
Evet Sarıkamış savaşı en az, Çanakkale kadar önemi vardır. Var, olmanın, direncin, azmin, inancın, fedakarlığın, destanıdır. Türk insanının vatanı için en zor şartlarda neleri göze alabildiğinin tarihsel abidesidir.
Sarıkamış yemenin kavurucu sıcağından Sarıkamış’ın dondurucu soğuğuna yazlık elbiseyle koşan körpe fidanların öyküsüdür. Sarıkamış. Gecenin, kör karanlığında, yokluk içinde, ayakkabısız, paltosuz, yoksul Anadolu çocuklarının karlara gömüldüğü acının, hikayesidir.
Sarıkamış nefeslerin buz kestiği 15 günde binlerce Mehmetçiğin, gecelerde donduğunun, allahuekber dağlarında, harman olmuş yiğitlerin mezarlarının karlı dağlar olmuş anıtıdır. Dünya savaş tarihinde 90 bin askerin buzdan heykellere döndüğü tek savaştır Sarıkamış.
Sarıkamış ihtiras ve yanlış hesaplar yüzünden karlara gömülen 90 bin Mehmetçiğin gözyaşlarının donduğu, feryatların donduğu, zamanın donduğu. Peygamberimize komşu olmuş şehitlerin, bilinmeyen, hatırlanmayan, ürkütücü, hazin, hikâyelerinin adıdır.
Tarihin bu acı sayfasını asla unutmamalıyız, şehitlerimizi anmalı, Fatihalarımızı eksik etmemeliyiz. Maksadımız tarihi yargılamak değildir. Kimseyi mahkûm etmek değildir. Amaç tarihimizi unutmamak, bu toprakları bize bırakan dedelerimizin ne bedeller ödediğini bilmektir.
Şehadet! kutsal bir amaç için ödenen bedeldir ve savaşın vazgeçilmezidir. Ama biz o Şehitleri hatırlayıp onlara hizmet etmezsek onların ödediği bedel unutulur gider. Şehitlere hizmet bir ibadettir. Bu ülkenin aydınları olarak bizler, şehitlerimizi gelecek nesillere taşımalı ve öğretmeliyiz. Sarıkamış şehitleri için yapacağımız en büyük hizmet “ayağımıza bir ayakkabı, sırtımıza sıcak bir palto giydiğimiz zaman onları hatırlama” olmalıdır.
Sarıkamış Harekâtı Türk tarihinin en dramatik Olaylarından biridir. Elbette kahraman bir milletin evladıyız fakat Bizim kahramanlıklarımız aynı zamanda zaferlerle birlikte acılarda yaşatmıştır. Yemen´de kavurucu sıcağından, Sarıkamış´ta dondurucu soğuğuna yazlık elbiseyle Çarıksız giden körpe fidanların hikâyesi yakar sinemizi. Bu bir efsanenin ayakta kalma ve yaşamak için son çırpınışıydı. Asırlarca içten içe altını oyan dış ve iç mihrakların, yıkılan bir devin çıkardığı feryadının adıdır, Yemen, Çanakkale, Sarıkamış... Sarıkamış denince içim burkulur her taraf çarıksız cesetlerle görünür gözüme, hüzün kaplar içimi. Binlerce ANADOLU evladı gömüldü karlara gecenin kör vaktinde mosmor bedenle. Tabi gömemedi onu Sarıkamış bağrına acısını dayanamayıp attı baharın kardelenlerine.
Ah Sarıkamış Ah !... Sarıkamış şehitlerin yurdu Sarıkamış acıların yurdu...
Savaş iki taraf arasında oynanan, tarif edilemeyen, süprizlerle dolu bir savaş oyunudur ve her iki taraf içinde gerçek bir travmadır. Hem de sadece içinde bulunduğu dönemi değil gelecek kuşaklarıda etkileyen sosyal bir travmadır .her savaşın görünen bir kazananı,birde kaybedeni vardır. Zaferlerin kazanılmasında tesadüflerinde büyük etkisi olması nedeniyle en iyi hazırlanmış ordular bile yenilip yok olabilirler. Savaşta her iki tarafta çok şey kaybeder. Dolayısı ile bir başka oyunda tekrar kötü rol almamak için kaybettiğimizi’ de itiraf etmemiz ve analizini iyi yapmamız gerekir. Savaşta ayıp olan yenilmek değil insanların birbirlerini muhtelif nedenler ile birilerinin emirleri ile öldürmek zorunda kalmalarıdır.
Burada asla Enver paşayı eleştirmek gibi yanlışlığa düşmedik. Kendisi tarihde yerini almış değerli bir Osmanlı paşasıdır, dindar, vatansever bir Türk milliyetçisidir.romantik bir maceracıdır. Orduyu ,savaş meydanlarını tanımayan gözü kara bir komutandır.turan hayalleriyle yatıp kalkan, Kafkaslardan orta asyaya uzanan geniş diyarların hakimi olma rüyası gören bir komutandır. Herkesin birleştiği yüksek bir ahlaki değere sahip olması, keskin zekasının oluşu, yaşından beklenmeyecek bir olgunluğa sahip olmasıdır. Allah rahmet eylesin. ancak şunu belitmekte yarar var.”her karakter ve hatta kabiliyet kendini mahvedecek zaaflarınıda beraber büyütür”
İttihat ve Terakki'nin ünlü liderlerinden Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun son beş yılına damgasını vurdu. "Enveriye yazısı", "Enveriye bıyığı", "Enveriye kalpağı" moda oldu. Almanlar imparatorluğu "Enverland" diye anmaya başladı. Kimilerince Osmanlı İmparatorluğu'nu gereksiz yere Birinci Dünya Savaşı'na sokup parçalanmasına yolaçmakla suçlanan Enver Paşa, kimilerince de katıksız bir yurtsever, büyük bir asker ve devlet adamı olarak görüldü. 1922 yılında, "Turan" devleti kurma düşlerinin peşinde Tacikistan'da Ruslarla çarpışırken ölen bu siyaset adamının aynı zamanda kahramandır.

Savaş uzmanları’nın Sarıkamış ait değerlendirmeleri. Sarıkamış çevirme harekatının arka planında psikolojik olarak; “son bir çılgınlıkla ölümle pençeleşen Osmanlı imparatorluğunu kurtaracak bir mucizeyi aramaktan ileri bir anlayış yatmaktadır.
Evet, Sarıkamış’ta binlerce vatan evladı şehit oldu. Kimi donarak, kimi vurularak. Aynı evlatlar, diğer cephelerde de canlarını feda etmekten çekinmediler.
O dönem, Türk milletinin ölüm kalım yıllarıydı. Üstelik; düşman hem sayı, hem silah olarak üstündü. Ve Müslümanlara karşı, bitmek tükenmek bilmeyen bir nefretle doluydular. Mesela, Trablusgarb ve çevresinde Türk ve Araplara karşı savaşan General Nelson, bir mektubunda şöyle diyordu: "Ayaklananları yakmakta veya diri diri derilerini yüzmekte bizi serbest bırakacak kanunlar çıkartmalıyız. Çünkü içimizde yanan intikam ateşi yalnız idam etmekle sönmüyor."
Müslümanlar, işte böylesi kin ve nefret ile karşı karşıyaydılar. Ve, şöyle ya da böyle, bu nefret çemberinden kurtulmayı başardılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti’ne 6 milyon düşman askerinin saldırdığını düşünmek bile, insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor.
İstanbul’dan Trabzon’a Karadeniz üzerinden yapılacak deniz yolu sevkiyatı ise, Rusların Karadeniz’deki hâkimiyeti nedeniyle küçük limanlar arasında gizlice yapılabiliyordu. Ordunun ihtiyacı olan lojistik desteği sağlayacak nakliye imkânları da yeterli değildi. Menziller arasındaki taşımacılığı yapacak hayvan sayısının azlığı nedeniyle silahaltına alınan askerler malzeme taşıma görevini üstlenmişti. Asker hem malzeme taşıyacak hem de savaşacaktı. Seferberlikle birlikte Anadolu’yu baştanbaşa istila eden salgın hastalıklar ise, ülke insanının etkilendiği bir başka olumsuzluktu. Birçok cephede savaşmak durumunda kalan Osmanlı, salgın hastalıklarla mücadelede tıbbi malzemeden ve koruyucu tedbir almaktan yoksundu. Devletin ve halkın ekonomik imkânları da, topyekûn bir savaşı uzun süre devam ettirebilecek durumda değildi. Zira savaşın başlarında Osmanlı maliyesi iflasın eşiğine gelmişti. Seferberlik kanunuyla her türlü işlenmiş hammaddeler ile yerli ve yabancı üretime el konulduğu halde biraz tarım ürününden başka bir şey elde edilememişti.
Kanun zoruyla iki yıl boyunca her evden bir takım kışlık elbise toplamak için uğraşan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti silah altındaki askerlerin yarısının ihtiyacını dahi karşılayamamıştı ittifak gerçekleşmez” sözleriyle Fransa’nın bu konudaki tutumunun olumsuz olduğunu belli etmiştir. Neticede Avusturya’dan dan gelen teklifi olumlu karşılayan Osmanlı Devleti ittifaka katılmak üzere 22 Temmuz1914 tarihinde Almanya’ya başvurmuştur. 27 Temmuz tarihinde İstanbul’da başlayan ittifak görüşmeleri 2 Ağustos’ta Osmanlı-Alman anlaşması ile sonuçlanmıştır.” (Çolak, 2008: 22). Enver Paşa aynı gün İstanbul’daki Rus Ataşesi General Leontiyev ile de ittifak görüşmelerine başlamıştı. Bu durum vakit kazanmak için yapılan taktik olarak değerlendirilebilir.
İttihatçılar, 1914 yazında Avrupa’da esmeye başlayan savaş rüzgarlarında Almanlar’ın yanında yer almışlardı. Almanlar, Fransız ve İngilizler’in yanında yer alan Ruslar’a karşı Osmanlı askerini kullanarak batı cephesinde rahatlamanın plânlarını yapmaktaydılar. Bunun için Kayser’in “Alman ordusuna eklenen bir süngü” olarak tasvir ettiği Osmanlı askeri kullanılacaktı. Sömürgecilik yarışında hiçbir çıkar hesabı yapmayı beceremeyen Osmanlı, adım adım, felaketlerle sonuçlanacak olan bir maceraya sürüklenmekteydi. Hiç yoktan girilen Birinci Cihan Harbinde, 1 Kasım 1914’te Kafkas Cephesi açıldı.

Doğudaki 3. Osmanlı ordusu savaş hazırlığına girerken mevcudu 190.000 insan ve 60.000 hayvandı. Kurmaylar, bu mevcudun 6 aylık iaşesi için yaklaşık 88 milyon kg. buğday, çavdar ve arpaya gerek olduğunu söylüyorlardı.. Ama, 3. Ordu’nun ambarlarında sadece 1.250.000 kg. yiyecek ve tahıl vardı o sırada… Ayrıca; sahra ve dağ toplarından başka top yoktu. Kolordularının ulaşım araçlarının sayısı, cinsi ve toplanma bölgelerinde iaşe güçlükleri, er ve subayların bedensel donanımları incelenince, bu ordunun bir saldırı ordusu değil, ancak bir savunma ordusu olabileceği açık olarak görülüyordu. Nitekim "Menzil Müfettiş-i Umumiliği", yani Osmanlı ordusunun lojistik hizmetlerini düzeleyen birimi, 26 Ekim 1914 tarihli raporunda durumu; "3. Ordu'nun bulunduğu yerde beslenmesi için bile mevcut ulaştırma kolları yetersizdir. Harekat halinde açlık muhakkaktır. Doğu'da demiryolları olmadığı için menzil kolları ne kadar arttırılırsa yine kafi gelmez. On günlük erzak taşıyan menzil kolları olsa dahi, 11. gün yine açlık başgösterir" diye değerlendirmişti.
Oysa, günün ideolojisi icabı “Turan Fatihi” olmanın hayallerini kuran Başkumandan Vekili Enver Paşa, verdiği harekât emrinde hedef olarak Tahran ve Aşkabat’i gösteriyordu. Tahran harekât merkezine 1350 km., Aşkabat ise 2000 km. uzaklıktaydı. Ama Almanlar, Türkiye’ye giden trenlerin üzerine, alay edercesine, “Enverland’a gider” yazmaktan çekinmemekteydiler….
O sırada Kaiser yararına Osmanlı topraklarında incelemeler yapan ünlü Alman generali von der Goltz Paşa şöyle diyordu:
“Kafkasya’da maalesef Napolyon Bonapart olduğunu iddia eden ve cahil yetişen birçok adam vardır. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişlerdir ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır…”
Yine aynı sıralarda Osmanlı ordusunu modernize etmek amacıyla Türkiye’ye çağrılan Alman Askeri Yardım Heyeti Başkanı, bir başka Alman subayı olan Liman von Sanders ise, Enver’in böyle bir maceraya atılmasını önlemek için cansiperane kavga veriyordu. Enver, 3. Ordu’nun komutasını kendisine teklif edip harekat planlarını açıkladığında reddetmiş ve “bu harekatın gerçekleşme imkanı bulunmadığını” belirtmişti.
Ancak, çok genç yaşta paşa olmuş Başkomutan Vekili’nin etrafındaki kifayetsiz muhteris sayısı, aklı başındakilerden fazlaydı. En başta Enver, kurmayları olan Alman generali Bronzart Paşa (Bronsart von Schellendorf) ve Harekat Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ile Albay Guse’nin yaptıkları planlara güveniyordu. Ama bilmediği (ya da göz yumduğu) şey, bu harekatın Almanlar’ın ekmeğine yağ süreceğiydi… Oysa von Sanders, vatandaşı ve meslektaşı Bronsart’la bu seferle ilgili olarak kavga etmekten çekinmeyecek; harbin sonuna kadar da onun görevinden alınması için Alman genelkurmayı nezdinde uğraşacaktı. Ne var ki, o günlerde Enver çabuk ikna oluvermişti; eğer 3. Ordu ile ani ve hızlı bir saldırı yaparsa, Doğu Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Rus ordusunu yok eder ve ününe ün katabilirdi…
Sarıkamış Harekatı da, bu dört yıllık sürecin başlangıcıydı. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, sadece Üçüncü Ordu ayakta kalmış ve bu ordunun askerleri, Kurtuluş Savaşı’nın özünü teşkil etmiştir. Çarlık Rusyası’nın çökmesinde de, Doğu cephesinin önemli bir rolü vardır. Zira Ruslar, Fevzi Çakmak’ın verdiği rakamlara göre, Doğu cephesinde 1,5 milyon asker kullanmıştır.

Evet, Sarıkamış Harekatı, bir dram değil, bir kahramanlık destanıdır. Orada, savaş tarihinde benzeri görülmemiş bir emre itaat yaşanmıştır.
Sarıkamış Harekatı birilerinin dediği gibi tek kurşun atılmadan kaybedilmiş, 90 bin şehit verdiğimiz bir harekat değildir. Bilakis Türk askerinin dünyanın hiçbir ordusunda olmayan cesaret ve fedakarlıkla ölüme meydan okuyuşunun, canını hiçe saymasının, karda açan kardelen çiçeği misali mukaddes vatan toprağına düşmesinin destanıdır.
Sarıkamış savaşı fazla bilinmeyen, okullarda iki satırla geçiştirilen bir savaştır bunun nedeni Enver paşa Sarıkamış ait her şeyi yaktırmış, imha ettirmiştir. Savaş tarihi araştırmacılar Türk kaynaklarında az olduğunu genelde Rus ve alman kaynaklarından faydalanmışlardır. Ancak günümüze kadar Sarıkamış ile ilgili belgeler o kadar çoğalmıştır’ki Şu anda ise Sarıkamış araştırmalarının kaynakcası bile bir kitap büyüklüğündedir
Türk halkı Enver paşa sansürü nedeniyle Sarıkamış savaşı ve kayıplardan 5 yıl,8 ay,13 gün sonra Ruslara esir düşen Sibiryadaki esirlik’den dönen kurmay yarbay şerif köprülü (ilden) in anılarını 1921 yılında yayınlamasıyla öğrenmiştir.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.