BİR GANİ ÇINAR VARDI…

BİR GANİ ÇINAR VARDI…

        Peki, Gani Çınar kimdi? İşte bu yazımda sizlere ilkokul arkadaşım Gani Çınar’ı zamanımızdan yetmiş beş seksen yıl önceye giderek anlatacağım:

          Gani kıyıda köşede kalmış, değeri bilinmemiş bir sanatçı mı? Bir iş adamı mı? Bir siyasetçi mi? Onu tanııdığımda hiç biri değildi… Sonraları belki bir “siyasetçi” oldu ama Okyanus’ta  bir damla örneği…

          Gani Çınar’la aynı sınıftaydık. Sakin, dalgın ve biraz çekingendi… Bir deri bir kemiğe yakın zayıf, esmer, sınıf ortalamasına oranla biraz uzunca boylu, saçları siyah ve kıvır kıvır, gözleri siyah biraz sönük, yüzü soluk “kara sarı” derler ya.. işte öyle… Yerinden doğrulurken de otuturken de ağır… ayağında orasından burasından iplerle tutturulmuş çarığımsı bir ayakkabı. Çorapsız, giysileri yaz kış hep aynı… Elleri hep soğuktu… Kötü bir bezden yapılmış, omzuna asılı okul çantası vardı. Okulla ilgili ne varsa kitap, defter, cetvel, kalem gibi… hepsini Okul Aile Birliği vermişti.

          Kimin çalışkan kimin tembel olduğu belli olmayan ilkokul üçüncü sınıf öğrencileriydik Derse kalkıp kalkmadığını da hiç anımsamıyorum. Öğretmen sorularına yanıt verdiğini de… Hep arka sırada otururdu. Yanında sanki Gani’nin durumuna uygun olsun diye giysileri benzer olan mahalesinden bir arkadaşı olurdu.

Tenefüslerde de o çocukla birlikte görürdüm. Onları bizler gibi oyun oynarken  hiç görmedim. Bir duvarın dibine çömelirlerdi, ikisi de ince kısa pantolonluydu ikisinin de bacaklarının diz bölümü iki ok gibi öne fırlardı. Gani’nin elinde hep bir çöp bulunurdu, eğilir toprağın üzerine çizgiler, şekiller çizerdi. Sonra… başını ağır ağır kaldırır, dalgın ve boş bakışlarla gökyüzünü seyrederdi. Gökyüzünde bir şeyler arar gibiydi…Durgun, düşünceli…Biraz da utangaç… Oysa utanacak hiçbir şeyi yoktu…

Bizimle oynamasını söylerdim, öğretmen de söylerdi ama o hiç yanımıza gelmedi. Yalnızlığın hiç hoş olmadığını ilk o günlerde Gani’nin duruşlarından anlamaya başlamıştım. Gani’nin içinden geçenleri ah bir okuyabilseydim. Soramazdım da, soğuk bir yanıt almaktan çekiniyordum.

          1940 yıllarında ailecek Doğu’dan gelip ilçeye iskân edilen elli hane Kürtlerden bir ailenin çocuğuydu Gani.   

         

Günlerden bir gün akşamüstüydü ve 1940’lı yılların Dinar kışıydı.

================================================

          Sokakları ve evlerin kapı önlerini kapatan kar yağışlı o günün akşamımda evimizin kapısı çalındı. Zille değil, bir sopa vuruşuyla: tak tak..

Kapıyı ben açtım. Tanıdığım Gani, bir arkadaşının evi önünde olduğunu hissettirmeden titrek sesiyle ve beni tanımıyormuş gibi “Az ekmek verin!” demişti.  Sokağın buz gibi hafif kar yağışlı rüzgârıyla üşüyen Gani’yi içeriye aldım. İlkokul arkadaşı iki çocuktuk; ne yapacağımı şaşırdım…

          O yıllarda bazı evlerde konuşuluyordu. Doğudan gelerek ilçeye iskân edilen (yerleştirilen) Kürtlerin kaymakamlık ve Kızılay yardımlarından başka tutunacak dalları yoktu. İşçilik, bakıcılık, gece bekçiliği, kadınlarda ise bazı evlere yardımcılık işi veriliyordu. Ekmek dilenmek olayını da duyuyor, üzülüyorduk.

Ama çalışkan, dürüst ve saygılı Kürtler zamanla halkın ilgi ve sevgisini çekmeğe başlamışlardı. Yıllar sonra da çoğu kendi işlerini kurmağa, kahve ve küçük iş yerleri, lokantalar açmaya başladılar; örneğin İstasyon arkasındaki büyük çınarlı bahçenin ve Santral Park’ın ve hatta bir süre de Suçıkan Park ve otelin işletmecisi oldular. Daha başka işlere de girerek ilçenin durumu iyi aileleri arasına katıldılar. Sason adında bir Kürt kadının da yıllarca bizim evde anneme yardımcı olduğunu, işlerde beğenildiğini anımsarım…

“Gani” nin sözlüklere göre anlamı “varlıklı” demekmiş. Gani adının anlamına göre varlıklı değildi, ama onun varlığı bakın zamanla ne oldu?

 

Gani’nin annemle tanışması:

=====================

          O akşam kapıdaki sesi duyan ve akşam yemeğni hazırlamakta olan annem mutfaktan seslendi:”Oğlum kiminle konuşuyorsun?” Gani’den biraz uzaklaşarak anneme durumu anlattım. Bir tuhaf oldu annem. “Onu sakın bırakma oğlum” dedi. Annem mutfağa koştu, beş kişilik ailemizin (babam, annem, ağabeyim, ben ve kardeşim) akşam yemeğini hazırlıyordu, biraz sonra etli, tuzlu, tatlı yemeklerden paketler halinde getirdi. Gani’nin omzundaki torbaya yerleştirdik. Ayrıca  iki büyük ev ekmeğini de ekledi.

Karanlığın ve soğuğun sokaklarında ekmek dilenmek için gezen Gani’nin gözleri kapı altı ışığında nokta nokta yanıp sönüyordu, yüzü ve gözleri yoktu sanki, göremiyordum… Donup kalmıştı evin sahanlığında. Bir bana bir tavana bakıyordu, sınıftan tanıdığı beni yabancılaştırmış gibiydi… Gani yoksa ağlamasını da bilmiyor muydu?.. Bana “Hadi ağlayalım arkadaşım” dese, kapı eşiğinde çömelip onunla dakikalarca ağlayabilirdim.

          Annem Gani’ye “Biraz bekle evlâdım” diyerek odaya koştu. Bir süre sonra bohçalanmış kışlık giysiler verdi. Gani şaşkındı, yeni bir dünyada yaşar gibiydi… O yaşlarda çocuklar hatır sormayı falan bilmezlerdi, anneme teşekkür etmeyi de bilemedi. Gani’ye evde duran yeni bir defter, silgi, boyalı kalem gibi ders araçları verdim. Aklıma geldi o günlerde çok moda olan Kral Serisi’nden bendeki fazlalarını da eline tutuşturdum. Nasıl sevindi anlatamam… O seriyi biriktiren çocuklar parmakla gösterilirdi. Piyango çıkmış kişiler nasıl olurlardı, bilemiyordum… Gani, yavaş yavaş evin basamaklarını elindeki sopayı kullanarak indi, döndü, sokak yarı karanlıktı.. gülümseyerek selâm verdi. Seslendim, “Güle güle Gani” dedim.

          Annem ertesi gün okulda Gani’ye vermem için babamdan aldığı zarf içinde tepeden tırnağa üst baş ve bazı giysiler alması için para da verdi.

Gani’ye zarfı verirken ellerimin titrediğini hissettim, ya “istemem” derse diye…

         

          Aradan yıllar yıllar geçti

 

          Gani ve ben ikimiz de Yeniyol İlkokulunu bitirdik. Ben ağabeyim Necdet gibi Galatasaray Lisesi’nde okuyacaktım. Babam, kayıt için İstanbul’a götürdü. Lise Müdürü Behçet Güçer Bey  bitirme karnemde bir 4 gördüğü için Galatasaray Lisesi’nin (Ortaköy bölümünde) okuyamayacağımı söyledi. Bütün notların 5 olması gerekiyormuş. Ortaokulda da beni vuran matematiğim 4 idi. Beni ağabeyimden ayrı okutmak istemeyen babama müdür üzülerek “olası” değil dedi.

          Çaresiz, babam İzmir’deki tanıdıklarına telefonlar açtı. Uzatmalayım…yıllar önce Dinar’da toptancı tüccar olan Mestan Atakulu Bey (Dinar çarşısında iki katlı modern evi olan bey, İzmir’e gidince o ev ve mağaza Atasağunlara satıldı. Yıllarca Atasağun Eczanesi oldu, şimdilerde nedir, nasıldır bilemem)

Mestan Bey benim için Buca Yatılı Ortaokulu’nı önerdi.

          (Bir not: Ne gariptir ki, Dinar’da ilkokulun matematik notu, İzmir’de Buca Yatılı Ortaokulunda da bana rahat vermedi!.. Ama ama.. sonraları yaşamımım elli yılı fabrikamızın matematik ağırlıklı muhasebe işlerini yürütmekle geçti!!! Teftişe gelen müfettişler hesaplarımdan memnun oldular)

          Bunları şimdi neden yazıyorum? İçimden geldi de ondan… Daha doğrusu hiç içimden çıkmadı. Geçmiş günler de unutulmamalı, anlatılmalı.

          Ayrıca Belediye Web Sitesi’nde yazılarım yayımlanmaya başladıktan sonra beni tanıyan, tanımayan Dinar’da yaşayan, başka kentlerde yazılarımı okuyan Dinarlılar telefon, mektup ve Web Sitesi’ne verdikleri yorumlarla benden eski Dinar’dan ve yaşadıklarımızdan daha çok söz etmemi istiyorlar. Uygun bir fırsatta kısa kısa bu isteklerini ve okurum olan bu değerli dostları da yazacağım.

          Ben İzmir’de okurken ve tatillerde Dinar’a geldiğimde Gani ile hiç ilgilenemedim. Unuttuğum için değil; 1954’de Almanlar un fabrikamızın kuruluşu için gelmişlerdi, Gani’yi arayacak, düşünecek rahatlıkta değildim…

1963 yılıydı Gani’yi anımsadım ve lokantalarda garsonluk yaptığını öğrendim. Müjde gibiydi. Bakın, arkadaşım Gani nereden nereye atladı?

Anlatacağım…

 

          23 yaşımda Ankara Edebiyatçılar Derneğinden davet aldım:

======================================================

1954 yılında Dinar’da Şairler Yaprağı dergimi yayımlamaya başladım. Türkiye ortamında dergi sevildi, değer buldu. Rusya’ya Fransa’ya kadar tanınan bir dergi oldu. Ankara’da yapılacak bir edebiyatçılar toplantısı için Anadoluyu temsilen Edebiyatçılar Derneği’nden, bir davetiye de İş Bankası Genel Md. Sayın Ahmet Dallı Bey’den  edebiyatçıların akşam yemeği için aldım. Bunlar ilk mutluluklarımdı… Ulus’ta Karpiç Lokantası’nda. Otuz kadar Türkiye’nin ünlü şair, öykü ve roman yazarı, ressam, heykeltıraşla tanışmanın, taşradan gelmekle ilgi odağı olmanın heyecan ve mutluluğunu yaşadım. Bu toplantıda bulunan sanatçıların adları kitaplarımda var.

 

Prof Nihat Erim’le tanışma:

=====================

Rüzgârlı Sokak’ta Kervan Palas otelinde kalıyordum. Her gün İlhan Berk, Suat Taşer, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Fakir Baykurt, Mahmut Makal Ülkü Arman, Bekir Çifçi, Turgut Uyar, Yılmaz Gruda, Tevfik Akdağ, Ahmet Oktay ve Tarık Dursun K.  gibi ünlü edebiyatçılar akşamüstleri otele gelip birer duble içki alıyorlardı, edebiyat sohbetleri yapıyorduk.

Kervan Otelinin sahibi Atıf Topaloğlu Bey’di, yanlarında eski Maliye Bakanı Vedat Dicleli Bey de oluyordu. Masalarımız yakındı.

Edebiyat toplantıları sonunda bir gün otelin lobisinde Prof Nihat Erim Bey benimle tanışmak istedi. Saygıyla masalarına gittim Sayın Nihat Erim benimle ilgilendi ve “Dinar’a döndüğünde CHP’ye girmeni, sonra da milletvekili olarak Ankara’ya gelmeni istiyorum” dedi.

 

İlçe Başkanı seçildim

================

          Dinar’a döndüm. Ali Rıza Karakaya ağabey belediye başkanıydı ve sık sık çarşı büromuza, yanıma uğruyordu. Beni edebiyatla birlikte siyasete ısındırmaya çalışıyordu. Karakaya dünya iyisi bir insandı… Ankara’daki Nihat Erim önerisini ona anlattım. Ayağa kalktı, “Tanrım! dedi gökte ararken seni yerde bulduk… Yarından tezi yok partiye kaydını yaptır.”

          Ve ben bir süre sonra yapılan toplantıda delegelerin tamamının oylarıyla 1954 yılında Dinar CHP İlçe Başkanı seçildim. Nasıl bir olay ve güzellikti ki  benden 9 yıl sonra da Gani Dinar İşçi Partisi ilçe başkanı oldu!

          Değerli okurlarım Gani’nin bu yükselişi sizleri şaşırtmadı mı?

          Ben şaşırdım… Küçük dilimi mi yutacaktım? Ama öğrendim ki ben fabrika işlerimizle yoğun uğraşırken Gani gazete ve kitapar okuyarak kendini yetiştirmiş. Ayrıca uzaktan beni de izlemiş, edebiyatla ilgimi de…

          Unutamadığım Gani’yi yakınlarından, nasıl görebileceğimi sordum.  Ertesi sabah erken çarşıdaki büromuza geldi. İkimiz de çok değişmiştik. Sarıldık, heyecan içinde geçmiş günleri andık. Ama ilkokul yılları unutulmazdı şimdi ikimiz de otuzlu yaşlardaydık. Sohbetimiz öğleye dek sürdü. Beni arkadaşım Hakkı’nın  ünlü İmren lokantasına yemeğe davet etti. “Benden olursa Gani” dedim.“Hayır bu sefer de benden!” dedi. “Çünkü ben orada çalışıyorum…Garsonum…”

Şaşkınlığın bu denlisini hiç yaşamamıştım. Lokanta kapısında Hakkı karşıladı. Haberi varmış. Oturduk geçen yılları bir bir anlatmaya başladık.

O ilkokuldaki suskun ve söze sohbete, oyuna kapalı dut yemiş bülbül örneği Gani öylesine değişmiş ki… Görüşmeyeli geçen yılları anlatmaya başladı.

         

Çetin Altan hayranı Gani Çınar

=======================

Gani boş saatlerinde beni görmeğe konuşmaya fabrika bürosuna geliyordu. Bana hayranı olduğu, okumadan uyuyamadığı bir yazardan söz etti. Çetin Altan’dan. Her gün Çetin Altan’ın (o yıllarda köşe yazdığı) Akşam gazetesi alıp Çetin Altan’ı okuduğunu, varsa kitaplarından okumak için kendisine vermemi istedi. Kitaplığımda ne kadar Çetin Altan kitabı varsa verdim. Ve çok ilgiyle okuyacağını bildiğim, Rus yazarı Maksim Gorki’nin kitaplarından “Çocukluğum”, “İnsanlar Arasında”, “Benim Üniversitelerim”kitaplarını verdim. Sevinçten uçacaktı. Sarıldı, “Gece gündüz okuyup bitireceğim, geri getireceğim” dedi. Ayrıca her gün aldığım gazetelerden Akşam’ı da okuduktan sonra çalıştığı lokantaya gönderdim.

         

          Bir Bakan ve iki ilçe başkanı bir arada:Gani ve ben (İşçi ve CHP)

 

          O günlerde CHP Genel Merkezinden Genel Sekreter Suphi Baykam Bey’den bir telefon aldım.İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata Bey’in Ankara’dan Antalya’ya giderken beraberindekilerle Dinar’a bana uğrayacağını, gerekli ilgiyi göstereceğimden emin olduğunu… söyledi.

          Akşama doğru üç araba ile çarşıdaki büromuzun önüne geldiler. Bir süre sohbetten sonra konukları Hakkı’nın İmren Lokantası’na akşam yemeğine davet ettim. Birlikte Cumhuriyet Meyda’nını yürüdük, köşeyi döndük ve lokantaya vardık. Hakkı’ya telefon açmıştım. “Aman” dedim

“konuklarımız önemli, sen bilirsin…”  Hakkı, “Merak etme senin arkadaşın Gani de burada, o da İşçi Partisi Dinar İlçe Başkanı olarak hizmet edecek”

          Ayrıca Bakan beye Dinar’ın siyasi ortamını göstermek için ilçedeki öbür parti başkanlarını da yemeğe davet ettim. Bakan’ın soluna İşçi Partisi, sağına da Adalet Partisi düştü. Ben konuk ağırlayacağım için boş bulunanbir sandalyeye oturacaktım. Lokantacı Hakkı arkadaşımız gerekli ve yakışan her şeyi yapmış. Yeşillikler, çiçekler ve ağır klâsik müzik…

          Yemek son derece içten bir havayla başladı. Ankara’dan gelen konuk milletvekilleri ve bakan sanki Dinar’ı ve masadakileri tanıyormuş gibi siyasi ve her türlü dile gelen sohbete başladılar. Garson ve İşçi Partisi İlçe Başkanımız Gani Çınar, ellerinde tabaklarla uçuyordu sanki…

          Ve Sayın  Bakan Hıfzı Oğuz Bekata Bey’in yanındaki sandalye boştu. Bakan bey oraya benim oturacağımı düşünerek Hakkı’ya işaret etmiş. Hakkı “Gidip oturmanı istiyor Bakan” dedi. Hakkı’ya “O sandalyeye İşçi Partisi İlçe Başkanımız Gani Çınar oturacak” dedim.

          Durum Gani’ye bildirildi. Gani, şaşkın, koluna girdim, ve “Sayın Bakanımız bu sandalyeye size hizmet eden İşçi Partisi İlçe Başkanı Gani Çınar’ın oturmasını partice uygun gördük, size taktim ederim” dedim.

          Bakan ayağa kalkıp Gani’nin elini sıktı, hatırını sordu, ama Gani özür dileyerek boş sandalyeye oturmadı, “Ben görevimi yapacağım sayın Bakanımız” dedi, ortalık bir hoş oldu. Alkış ise herkesin gözlerindeydi…

          Bakan, Gani için kadeh kaldırdı, kutladı. “Ve dedi bütün partili dostların şerefine…

          Bakan ve milletvekileri geç saatlerde arabalarıyla ilçeden ayrılırken yemekte bulunan herkesin teşekkürlerle ellerini sıktılar. Gani de uğurlayıcılar arasındaydı, kimsenin aklına gelmayan bir şeyi yaptı, güzel renkli bir büyük deste çiçeği “saygılarımla” diyerek bakana verdi. Bakan Hıfzı Oğuz Bey bana “Bu geceyi unutmam, defterime not edeceğim, Bir de Gani Bey’i” dedi.

 

          Gani’nin ölümü:           

===================                 

          Gani ile uzun süre buluşmadık, görüşmedik. Birkaç yıl sonra bir yakınına Gani’yi sordum.  “O şimdi yaşamıyor!” dedi. Hayatta duymak istemediğim kötü haberlerden biri de Gani’nin ölümü oldu.

          İnsanlar öldükten, yok olup gittikten sonra kalanların durumunu, eşini, çocuklarını öğrenip yazmak isterseniz eğer size anlatılanlardan sonra boğazınıza bir düğüm gelip oturmaz mı? Hele o sizin ilkokul arkadaşınızsa..

Gani bunu, yani arkadaşlığımızı hiç hissettirmedi, belki de adını koyup, söyleyemediği bir kırgınlığı vardı talihine ve feleğe…

          Çok yıllar önce “Ölüm Anısı” şiirimi hangi duygularla yazmıştım kim bilir? Kitabımdaki o uzun şiirimin birkaç dizesi ile şimdi Gani’yi anıyorum.

                             

          “Arada bir olsa da hatırlıyoruz/ Yaşarken aklımızdan geçer miydi ölmek?/ Su içerken, yemek yerken/ Kıyıcığından geçer miydi ?/ Şöyle bir gelip geçiyor yaşamak/ Esinti gibi anılarımızdan”

İlkokul arkadaşım sevgili Gani, nurlar içinde yat, benim gibi Yüce Tanrı da seni çok çok sevmiştir…

Gani’nin bendeki tek fotoğrafını da yayımlıyorum. Yazı tarihi: Mart 2005                       Belediye Web Sitesi için yazıyı beklettiğim tarih: Aralık 2017

***********

Önemli bir not:

Ben bundan önceki “Kerim Usta” yazımla “Bir Gani Vardı” yazılarımı çok aylar önce yazmış, bir rahatsızlığım sırasında yayımı için bekletiyordum. Son iki ayda bir kanama geçirdim. Uzun süre elimi yazıya götüremedim. Ve bu yazıları değerli dostum yayımına yardımcı olması için Turan Çekinir’e gönderdim. Bir ölüm yazısı yazmanın ne denli zor, üzücü ve kahredici olduğunu anlatmak da çok zor…

Ne acıdır ki, benim çok sevgili yeğenim tüm Dinar’ın yakından tanıdığı Oğuz’u da 20  Ocak 2018 günü sabahı İzmir’de geçirdiği bir rahatsizlik sonunda 70 yaşında kaybettik. İzmir’de toprağa verildi. Ailece acılar içine düştük. Oğuz, çalışkan, güleryüzlü sevgili , canım Oğuz sana Yüce Tanrıdan rahmet diliyorum, eşim ve ben ağlıyoruz… Ağabeyin Nedret

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.