BEYAZ GÜL !?…

BEYAZ GÜL !?…

                BEYAZ GÜL !?…    

         Bu yazımda değerli okurlarıma bundan yetmiş yıl önce İzmir-Buca’da ortaokul son sınıfında edebiyat ile matematik dersleri arasında yaşadığım sıkıntılı bir öyküden söz edeceğim.

        Bu öyküye başlamadan önce ilkokul günlerimde derslerim nasıldı? Bana matematik neden hep soğuk durdu, buna karşın dergiler kitaplar, edebiyatın şiir kolu neden çok yakınım oldu ve sıcak durdu?

       Önce ilkokul günleri

         1900’lerde Rize-Pazar kadısı iken 1917’de Dinar’a tayin edilen   Cumhuriyet Mahkemelerinin Dinar’da ilk yargıcı dedem Ali Niyazi Gürcan Cumhuriyet, 23 Nisan, 30 Ağustos bayramlarında kaymakamdan sonra ilçemizin Cumhuriyet Meydanı’nda kürsüde konuşma yapar, şiirler okurdu. Çok etkilenir, heveslenir, ben de dedem gibi o kürsüye çıkıp şiir okusam diye hayal kurardım.

       Hayalim ilkokul beşinci sınıfında gerçekleşti.

     Öğrenciler arasında bir yarışmadan sonra ilkokul beşinci sınıfında milli bayramlarda şiir okuma görevi bana verildi. Evimizin karşısındaki Cumhuriyet Meydanı’nda kürsüye çıkıp Atatürk ve kahramanlık şiirleri okurdum. Halkevi salonunda yılda üç beş kez verilen müsamerelerde rol alırdım. İstanbul’dan Yavrutürk ve Çocuk Haftası mecmualarına abone oldum. O dergilerin sayfalarında şiirle ve güzel yazılarla tanıştım. İlçemde Yeniyol İlkokulu’nda okurken hep şairliği ve yazarlığı düşledim…

      Beş yıl boyunca bütün derslerim iyiydi, yalnızca matematikle fazla barışık değildim. Beşinci sınıfı karnemde matematikten dört aldığım için babam Galatasaray Lisesi okul müdürü Behçet Güçer Bey’e: Ağabeyi de Galatasaray’da okuyor, iki kardeşi ayırmayın” diye tüm yalvarmalarına karşın beni ağabeyimin okuduğu Galatasaray Lisesi’ne almadılar. Yıl: 1943.

     Sonra ortaokul günleri

     Babam İzmir’e gitti.. orada Dinar’da uzun yıllar ticaret yapan ve İzmir’e göçen tanıdığı Mestan Atakulu ve Dinar bayii olduğumuz Shell Kumpanyası bölge müdürü Saki Kalyoncu beylere benim için yatılı okul sordu, araştırdı. İzmir’de Buca ilçesindeki yatılı ortaokula kaydım yapıldı.

  • İzmir- Buca Yatılı okulunun havuzlu fotoğrafı

  • Aynı okulda heykelin önünde revir hemşiresi bir arkadaşımla birlikte

  • Heykelin önünde ben

  • Okul girişinde arkadaşlarımla. Ön sırada ben ön sıra sağda yazar Cengiz Tuncer

  • Okulun bahçesinde kaval çalan heykel önünde arkadaşlarımla

  • İzmir Fuar Paraşüt Kulesi önünde bir anı

      Yabancılardan kalma çok bakımlı binaları ve havuzlu bahçeleri olan güzel bir okuldu. Üç yıl boyunca tüm öğretmen, yönetici ve öğrenci arkadaşlarımla saygım, sevgim sürüp gitti. Cengiz Tuncer, Yörük Ali Efe’nin oğlu Cengiz Yörük gibi sonradan ünlü yazar olan arkadaşlarımla okul gazetesi çıkardık. Yazdığım bir piyesi kendi okulumda sahneye koydum. İzmir’in bazı okullarında temsiller verdik. Yeni Asır gazetesinin Edebiyat-Sanat sayfasına şiirler gönderdim. Hiç biri basılmadı, çöpe gitti… Bozulmadım, düş kırıklığına uğramadım.

      Türkçe öğretmenim Necla Hanım düz yazı ve şiir yazmaya çok hevesli olduğumu biliyordu. Bana okul kitaplığındaki yerli ve yabancı yazarları bol bol okumamı ve ondan sonra yazmayı denememi söyledi.

     Öyle yaptım: Hem okul kitaplığındaki eserlere hem de tatillerde ilçemden İstanbul kitapçılarına mektup yazarak adresime ödemeli kitaplar istedim. Ev kitaplığım zenginleşti. Her gün en az yüz sayfa okumanın sözünü verdim kendime. Şiir ve roman ne varsa okumağa, düşünmeye ve karalamaya başladım:

     Maksim Gorki, GogolA.Gide, E.CaldwellJ. Stehbeck, H. Balzac, Panait Istrati… ve daha onlarca yabancı şair, yazar. Bizden Orhan Veli, Oktay Rifat, Fazıl Hüsnü, Melih Cevdet Anday, Cahit Sıtkı Tarancı ve adları şimdi hemen aklıma gelmeyen başka ünlüler.

     Gün çeçti, aylar geçti, yıl oldu edebiyatın kafamda ve sayfalarda doğum yaptığını görmeye başladım! Türkçe sözcüklere ve özellikle imlâya önem verdim, bir cesaret ve sevinçle sahaya çıktım!!!

     Attila İlhan’ı tanıdım

    Arkadaşım yazar Tarık Dursun K ile ünlü şair ve yazar Attila İlhan’ın ziyaretine gittik.  İzmir Valisi Bedri İlhan Bey’in oğlu, ünlü

     oyuncu Çolpan İlhan’ın ağabeyi idi. Karşıyaka’ya oturdukları köşkte el sıkıştık. Ünlü yazar ve şair Attila İlhan’ı orada tanıdım.

    Kendimizi tanıttık. Güzeller güzeli Çolpan İlhan kahvelerimizi getirdi. Oturduğu yerden Tarık Dursun’a değil hep bana bakıyordu. Heyecanımı sormayın..(Çok yıllar sonra İstanbul’da eşi Sadri Bey’in yanında bunu kendisine hatırlattığımda güldü, “evet” dedi)

      Bir merhaba ile ünlü şair yazar Attila İlhan’la tanıştıktan sonra  çalıştığı İzmir- Anadolu gazetesinin sanat ve edebiyat sayfasında DİNAR İÇİN başlıklı şiirimin yayımını sağladı. İlk heyecanı böyle tattım ve yaşadım. Sırası ve konusu geldikçe Belediyemizin Web Sitesi’nde birkaç kez yayımdadığım bu ilk şiirimi üzerinde kendi çizdiğim Dinar’ı andıran bir resimle bir kez de şimdi yayımlıyorum:

      DİNAR İÇİN ,

 

                                  Matbaacı bile oldum!

        Birkaç yıl sonra şiirlerim ve bazı edebiyat yazılarım Türkiye’nin ünlü Varlık ve Yeditepe dergilerinde yayımlanmaya başladı. Ondan fazla şiir kitaplarım, bir o kadar da Roman, öykü ve anı kitaplarım oldu.

         İzmir’de beğenilen bir sanat edebiyat dergisi çıkmıyordu. Tarık Dursun K. ile 1951’de KERVAN adlı bir sanat dergisi çıkardık. Türkiye’nin ünlü yazarları Halikarnas Balıkçısı, Nahit Ulvi Akgün, Suat Taşer, Metin Eloğlu gibi dergimizi yazı ve şiirleriyle binden çok okura kavuşturdular. Bir süre sonra paramız bitti. Dergiyi kapattık.

  • 13  Kitaplarımdan bazıları

  • Afyon basınında hakkımda çıkan yazılardan bir demet

     1954’de Dinar’da  bir dergi çıkarmanın heyecanı içindeydim. Dinar’da matbaa yok. Isparta’ya gittim, Tütüncü Matbaası ile anlaştım ve Türkiye’nin Tek Şiir Dergisi ŞAİRLER YAPRAĞI’nı çıkarmağa başladım. Birkaç sayı sonra Isparta’da Tütüncü matbaasındaki Viktorya marka bir pedal matbaayı (babam para vermedi) dedemin parasıyla satın aldım. (Yıl 1954, 5 bin Tl). Matbaadan bir de usta ayarladım, Dinar’a getirdim, ustaya altı matbaa üstü ev tuttum dergimi Dinar’da basmaya başladım. (Ilıca yokuşundaki Samancılara ait bina)

       Ustanın adı Hamit. Gece gündüz ona bir şiir sayfalara nasıl düzgün konur öğrettim. Parası ustaya ait ilçe esnafından matbua işleri aldı.

       Dergi yurt çapında ilgi gördü ilk sayının 1000 baskısı 3000’lere yükseldi. Yine ünlü yazar ve şairler dergimin dostları oldular. Kâğıt sıkıntısı, o yılların A. Kadir, Ahmed Arif gibi çok ünlü fakat bazı sakıncalı şairler nedeniyle sık sık Isparta savcılığınca takibata uğradım. Yılmadım, durmadım ihtilâlden önce ve sonra Dinar’da YENİ DOSTLUK ve VATANDAŞ adlı iki siyasi-edebi haftalık gazeteler çıkardım. Gazetelerdeki bazı yazıları İstanbul’da, Ankarada bazı ünlü gazetelerimizin ünlü yazarları sayfalarına alıntı yaptılar.

     Mahkemelere düştüm. Babam dergi ve gazete işinden vazgeçmemi, kendi işimize bakmamı istedi. Fabrika işlerinden artan zamanlarda bu kez birçok dergiye, bazı gazetelere şiir ve yazılar göndermeye başladım. .

      1954’de siyasete atıldım. 29 yıl aralıksız CHP ilçe başkanlığı görevini üstlendim. İsmet Paşa’yı Demokrat Parti iktidarı rahat bırakmıyor, gezilerini engelliyordu. 1958 yılı 28-29 Kasım günleri bütün engellemelere karşın evimizde pek çok partili ile yemekli ve yatılı ağırladık. 1973’de İsmet Paşa’nın ölümünden sonra ilçe başkanlığı görevinden ayrıldım. Dinar Belediye Meclis üyeliği görevim de 39 yıl sürdü.

     Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde “İlçe Başkanının Not Defteri” başlıklı 22 gün süren, yine Abdi İpekçi’nin övgülerini kazandığım başka seri siyasi yazılarım da yayımlandı, Cumhuriyet’te ise daha çok buğday un ekmekle ilgili yılların önem taşıyan problemlerini yazdım. Birçok edebiyat sanat dergisinde yazılarım ve şiirlerim yayımlandı. Toplasam binleri geçmiştir…

      Matematik benden kork!

    Un ve İrmik fabrikamızın muhasebesini tutacak Nail Çağlar’dan başka bir muhasebeci bulunamadı. Denizli’den bir iki aylığına bana öğretmesi için yaşlı muhasebeci bir zat getirtildi. Onun isteğiyle İstanbul’dan Kenan Asafkan adlı bir hocanın muhasebe kitabını getirttim. Günlerce okudum, defterler doldurdum ve tam 48 yıl fabrikamızın muhasebe işlerini yürürttüm. Bir de yardımcı yetiştirdim.

      Bunları neden yazıyorum?  Ah! Ortaokul sınavlarında bana yarım notunu esirgeyen öğretmenim Ülker Hanım acaba benim bu çalışma ve edebiyat tutkumun ürünlerinden ve matematik ağırlıklı bir fabrikanın hesap defterlerini işlememden haberi oldu mu? Hiç sanmam…   Matematik benden korktu ve teslim oldu. Ah Ülker Hanımdedim hep…

       Ve okulda son günler

     Matematik için üzülüyordum ama üç sınfta okuduğum Türkçe öğretmenlerim Necla Acemi, Dirahşan Erdem ve yazar Serhat Kestel’in edebiyatla şiirle çok ilgili olduğumu, tenefüslerde de çoğu kez okulun çok zengin kitaplığında beni ve iki Cengiz arkadaşımı görmeleri ile aramızda Türkçe’ye karşı içimizde bir sıcaklık doğurdu.

      Yıllar yıllar geçti. Yetmiş yıl Dinar, neredeyse yirmi yıl da Ankara.

     Şimdi 86 yaşımdayım, sağlığım elverdikçe okumak, yazmak ve şiir benim canımın çekirdeği oldu!

      Okulun öğrenci sorunlarıyla da ilgiliydim. Ve son sınıfta okulun başmümessili seçildim. 1500 yatılı ve gündüzlü kızlı erkekli öğrenciyle dost/ kardeş gibiydik…

      SEVGİYİ  ANDIRAN  DAVRANIŞLAR!

     Aradan yetmiş yıl geçtiği halde yeni yaşanmış gibi kafamda ve ruhumda takılı kalan bir “sevgi” ya da “kuruntu” olayının ve sevgiyi andıran davranışların yüreğimdeki sıcaklığı hiç soğumadı, canlılığını yitirmedi. Benim yerime bir başkası olsaydı, bu olayı belki de çoktan unuturdu, ama ben unutamadım… İşte, “Beyaz Gül” de böyle doğdu:

          Ders yılının son günleriydi. Sınıf geçerek bitirme sınavlarına katılmam için matematik notumun 4,5 tan 5’e yükselmesini bekliyordum. Matematik dersi öğretmenim Ülker Canbey’di. 25- 30 yaşlarında, güzelce, zayıf, biraz sinirli, öğrencilerini matematiğe zorlayan, diğer dersleri kendi dersinden sonra sayan, biraz kıskanç bir tavır içindeydi. Galiba okuldaki üç Türkçe öğretmeninden hoşlanmıyordu.

        Yılmaz Erpi adında ayağından arızalı çok çalışkan, matematiği öğretmen ayarında bilen bir arkadaşımızı her fırsatta över, biz öğrencileri ise küçümser, görmezliğe gelirdi.

       Beni sık sık kara tahtaya kaldırıyor, verdiği ağır problemleri çözmem için diğer öğrencilerden farklı, gözleri üzerimde  anlayamadığım bir ilgi gösteriyordu…

     Okulda beni çok seven ve Ülker Hanımla da yakınlığı olduğunu bildiğimiz tabiat öğretmenim Feriha Arna Hanım’a matematik öğretmeni Ülker Hanım’ın davranışını anlatıp bana karşı tutumunu sordum. “Yarım not için geçemiyorum, derste beni hırpalıyor, siz yakın arkadaşsınız bana söyler misiniz niçin yapıyor

      Öğretmen bana,“Bu konuda yarın seninle konuşalım, ders sonu laboratuvara gel” dedi.

Konuşmuş. “Senin gözlerinin Türkçecilerden başka kimseyi görmüyormuş. Onlar kitaplıkta iseler sen de hep orada oluyormuşsun. Okulda başka öğretmen mi yok? O, beni de dersimi de sevmiyor…Ben de onu sevmiyorum. Bütünlemeye kalsın da anlasın!” demiş.

  • Ameliyat tan sonra hastanede (İzmir Ege Husisi Hst)

  • İstanbul Gümüşsuyu Hst.meliyatımdan 40 gün sonra hemşirelerle

      Apandisitim patladı peritonit ameliyatı oldum

     Tam sınavlara gireceğim günlerde sık sık başkaldıran apandisit sancılarım fazlalaştı. Yatılı öğrenciydim. Okul müdürü durumumu Dinar’a babama telgraf çekerek bildirmiş ve ameliyat olasılığı için İzmir’e gelmemi istemiş. Okul doktoru beni okul revirine yatırdı.

     Telgrafı alan babam o gün taksiyle geldi ve İzmirli arkadaşı Shell Kumpanyası Bölge Md. Saki Kalyoncu’nun ilgisiyle Alsancak’ta Ege Hususi Hastanesi’ne yatırıldım. Ağrı kesici iğnelerle ve korkuyla gözlerime uyku girmedi.

     İlk gün birkaç öğretmen ve arkadaşım ziyarete geldiler.

      Apandisitim patlamış. Peritonit olmuşum. Ağrılar ve ateşler içinde kıvranırken Adil Bir adındaki Op. Doktor beni ameliyata aldı. İçerinin tam temizlenmesi için ameliyatım çok uzun sürmüş. Saatler sonra uyandığımda babamın geldiğini gördüm. Acıdan ağlayamadım!

     Ölümün keskin dişlerinden kurtulmuşum: O yıl (1948) ülkemizde ilk kez penicilin kullanılmaya başlanmış. Doktorlar “Şansın varmış!” dediler. Kırk gün sonra hastaneden çıktığımda 40 kiloydum. Yaz boyunca ilçemde yatarak ve okuyarak dinlendim, yedim, içtim…

      (Not: Aynı ameliyatı iki kez daha oldum. Peritonitin verdiği ağır sancılar iki yıl boyunca sürdü. Ve 1949’da Isparta’da, Op. Dr. Reşat Ayan’ın ellerinde, 1950’de İstanbul Gümüşsuyu Hastanesi’nde ünlü cerrah Hazım Bumin’in ellerinde kırkar gün daha yatmama neden oldu. Bunları niçin yazıyorum: Öğrenimimi bu acılar engelledi…

       Eylül ayında sınav için İzmir-Buca’ya gittim

          Beni okulda ipince gören öğretmen ve arkadaşlarım “geçmiş olsun” sözcüklerine boğdular! Matematikçi gördüğünde ise sessiz ve soğuk  bakışlarından bir anlam çıkaramadım. Hafif tebessümle selâm verdim, görmezliğe geldi. Sanki yeni bir ameliyata girer gibiydim…

       Matematik sınavına da girerken ayaklarım titriyordıu.Bizim sınıfa girmeyen beni gördüğünde hatırımı soran başka sıfların matematik öğretmeni de sınav odasındaydı. Ameliyatımı duymuş. “Geçmiş olsuniyi görünüyorsun” dedi. Okulun başmümessili olmam nedeniyle ayrıca ilgi görüyordum.

      Sınavdaki öbür öğretmen ameliyat geçirdiğimi söyleyerek

öğrenciyi yormayalım, basit sorularla geçirelim dedi. Ülker Hanım buna razı olmadı:“Ben onun öğretmeniyim, lütfen soruları bana bırakınız” dedi. Bu tavır, nedendi?

       Sınav odasının tavanı başıma göçecek gibi oldu, sarsıldım…

Verdiği sınav soru kâğıdını masaya bırakıp, ağlamaklı bir durumda odadan çıktım. Arkamdan seslendiler, dönüp bakmadım.

       Dinar tren istasyonunda

        Çok değil, bir ay sonra Ülker Hanım’ın en yakın arkadaşı, hatta sırdaşı Tabiat Öğretmeni Feriha Hanım’dan bir mektup aldım. Mektupta beni şaşırtan bir haber vardı: “Nedret, matemetikçi Ülker Hanım falanca gün trenle Dinar’dan geçerek İstanbul’a gidecek. İstersen trene çık ve kendisiyle konuş”  Öğretmenin elyazsını tanımasam birisi beni işletiyor diyecektim. Çünkü Ülker Hanım’ın İstanbullu olduğunu, İzmir’den İstanbul’a çeşitli vasıtalarla çok daha yakın gideceği yerde neden çok uzun yolu seçtiğini düşündüm.

     Vardır bunda bir hayır, diye o günü bekledim. Gün geldi, Dinar’da arkadaşım Vecihi Pekiner’e anlattım.

     İzmir- Alsancak’tan kalkan trenin ikindiüstü Dinar’a ulaştığı ve istasyonda yarım saat beklediğini biliyordum.

  • Arkadaşım Vecihi Pekiner, ekose gömlekli. (Birlikte trene gittiğimiz)Solda ben, yanımda Servet Kitiş, yanında bankacı Erdoğan Özdiker, yanında Vecihi, yanında kardeşim Yavuz, Nedim Kitiş ve üstte ağabeyim Necdet.

      Vecihi ile bizim bahçeye girerek binbir çiçek içinden beyaz ve kırmızı canlı güllerden büyücek bir demet yaptık ve tren saatinden önce istasyona gittik. Tren ikindiüstü geldi. Sanki bir beklediği var gibi pencereden eğilip sağa sola bakıyordu.

        Kesinlikle beni görmek istiyor, gözleri beni arıyordu.

Öğretmeni görür görmez yolcuların arasından zorlukla sıyrılıp kendimi koridora attım. “Hoş geldiniz” sözcüklerim bana derin derin bakmasını sağladı. Sımsıcak elini sıktım, elimi tuttu, yakınlaştı, adımı da kullanarak “Nedret hoş bulduk” dedi. Güldü.

      -Dinar’dan geçeceğimi nasıl haber aldın? Diye sordu.

     – Kuşlar söyledi! (güldü, tabiat öğretmeni Feriha Hanım’dan haber aldığımı biliyordu)

     Çiçeklere ve kendisini görmeğe gediğim için teşekkür etti.

  • Bu denli etkileyici gözlerinizi okulda hep benden kaçırıyordunuz. Sizi ilk kez düzgün makyajlı gördüm.
  • Ne o, bana kur mu yapıyorsun?
  • Efendim, bir gerçeği söylüyorum.
  • Benim gözlerime de şiir yazar mıydın?
  • Hem de en güzelini… Fırsat vermediniz…
  • Kızlara mı yazdın?
  • Sadece okulda sevdiğim bir kıza yazdım.

    –  Yaaa!!!

  • Evet… Na’pim…

     Tren kalkış düdüğünü çalıyordu. Ondan ayrılıp trenden inerken ayrılık kurşunu yemiş gibiydim. Omzuma doğru uzandı, elimi sıktı, ben de aynısını yaptım.

     Tren ağır ağır Dinar istasyonundan ayrılırken penceresinin önüne

geldim, el sallama hazırlığındayken elindeki gül demetinden BEYAZ  GÜLÜ çekip çıkardı ve tam pencerenin önüne geldiğimde bana doğru fırlattı. Tren ilçenin Karakuyu dönemecine doğru uzandığında Ülker Hanım’a tren gözden kayboluncaya dek el salladım.

    Bu bir düş müydü neydi? Ben 15-16 yaşlarımdaydım. Ülker Hanım benden en  az 10 yaş kadar büyüktü. Trenle ilçem Dinar’dan geçip giden gizli bir sevda mıydı?

     Ona okulda sevdiğim bir kıza şiir yazdığımı söylemiştim. Bir mektup yazsaydı bana. 1956 yılında o kızla evlendiğimi, Dinar’da yaşadığımı, iki erkek bir kız çocuklarım ve beş torunum olduğunu, hepsinin de yurtiçi ve yurtdışı.. Cambridge dahil en iyi üniversitelerini bitirdiklerini mühendis, doktor, iktisatçı, hukukçu, psikolog gibi  mesleklerin sahibi olduklarını ve beni de 5 vererek (!) matematikten geçirdiklerini bildirecek ve fotoğraflarımızı da gönderecektim.

      O’nu bir daha görmedim, yazmadı, yazışma olanağı vermedi. Bana uzattığı BEYAZ GÜL bana matematik derslerinde verdiği çözemediğim problemlerden biri miydi? Belki de… Hep bunu düşündüm. Çözemedim. Yaşıyor mu kim bilir ama etkilemişti..

      Belki de be kez sınıfta değil; benim kentim Dinar’da son dersini de verip de “Nedret haydi, sen yoluna ben yoluma mı” demek istedi.

     Belki de en doğrusunu istasyona benimle gelen yakın arkadaşım Vecihi söyledi:

     “Nedret, dedi, Ülker Hoca tren kalkarken pencereden sana gülümseyerek bir BEYAZ GÜL gül attı, eğerKIRMIZI GÜL atsaydı bu kadının içinde sana karşı bir şeyler var.” diyecektim.

    Vecihi’ye, “İyi de, dedim, İzmir’den memleketi İstanbul’a daha kolay gitmek varken neden uzak yolu tercih etti? Arkadaşı Feriha Hoca’nın yazdıklarına ne diyelım?

  • Diyecek bir şey kalmadı. Hadi, gül kopardığımız bahçenize gidelim de derdimizi “Beyaz Gül”e anlatalım…

       Ve: Ünlükarikatürist Ferruh Doğan’ın çizgileriyle Nedret Gürcan

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.